ÇAYELİ'NDE SAVAŞ VE KITLIK YILLARI - Ali Rıza SAKLI
ÇAYELİ’NDE SAVAŞ VE KITLIK YILLARI Osmanlı'nın son dönemlerine doğru, Devletin gücünün azalmasından kaynaklanan sıkıntılar Doğu Karadeniz'e de şüphesiz yansımıştır. Ancak, özellikle 20.yüzyılın başından itibaren ortaya çıkan çeşitli savaş ve kıtlık dönemleri, bu bölgeyi yaklaşık yarım asır süren büyük bir sefaletin içine yuvarlamıştır. Doğu Karadeniz'in savaş ve kıtlıkla boğuştuğu dönemi 1900'le başlatmak doğru olacaktır. Bunun sebebi, bundan önceki dönemin çok iyi olmasından ziyade, geçim şartlarının aşırı biçimde bozulmasına yol açan askerlik ve savaş faaliyetlerinin bu dönemlerde başlamasındandır. Osmanlı Devleti'nin yıllardır çıkarılan isyanlara karşı mücadele verdiği Yemen, 1900'lerin hemen başında Doğu Karadeniz'den giden taburların da katkısıyla elde tutulmaya çalışılmıştır. 674 mevcutlu Rize, 738 mevcutlu Trabzon, 615 mevcutlu Atina (Pazar), 792 mevcutlu Of, 750 mevcutlu Sürmene ve 837 mevcutlu Mapavri (Çayeli) taburları, diğer askeri güçlerle birlikte Yemen illerinde Osmanlı'yı ayakta tutmaya çalışmışlardır. Mirliva Hasan Muhyiddin Paşa'nın Özel Defteri'nden aktarılan daha sonraki yıllara ait tabur mevcudu rakamları, (Rize; 450, Trabzon; 575, Mapavri (Çayeli); 440) Doğu Karadeniz taburlarının askerlerini yarı yarıya kaybettiklerini göstermektedir. Rakamlar arasında görülen farklılık, Türk'ün vatanı için cömertçe can verişinden kaynaklanıyor olmalıdır. 1911'de Trablusgarp, 1912-1913 yıllarında da Balkan Savaşları oldu. Ülke bu savaşlarda hem can ve mal kaybına uğradı, hem de yenilgiler nedeniyle moral bozukluğuna uğradı. Bu savaşlarda, diğer bölgeden insanlarımız gibi, Doğu Karadenizliler de şehit ve gazi oldular. Her savaş, can ve mal kayıplarını ile yoksulluğu biraz daha artırdı. 1914'te başlayan I.Dünya Savaşı, ilan edilen genel seferberlikle, eli silah tutanların askere alınmalarını beraberinde getirdi. Seferberlik yılları, hem işgücünün askere alınma nedeniyle azalması hem de savaş şartlarında ortaya çıkan kıtlık nedeniyle, Doğu Karadeniz için müthiş bir yoksulluk dönemi olmuştur. Seferberlik'te askere alınanların çoğu bir daha geri dönmedi. Kimi Çanakkale'de şehitlik şerbetini içti, kimi Sarıkamış'ta, kimi bir başka cephede... Seferberlik acıları, bütün ülkemizde olduğu gibi, Doğu Karadeniz'de de binlerce gencin ardından yakılan ağıtlarla dillendirildi. Kimi kardeşinin, kimi babasının, kimi dedesinin arkasından, hikâyesini bilmediği bir şehadetin, bilmediği bir toprakta yatan şehidin acısını ve özlemini nesilden nesile aktardı. Bu yıllarda Doğu Karadeniz de düşman istilasına uğramaktan kurtulamadı. Sahilde savaşın 1 Kasım 1914'te başlamasına karşılık, 1916'ya kadar Fındıklı'nın doğusunda kalan Rus kuvvetleri, bu yıl ileri harekata başladı. Fındıklı'da düşmana direnen Osmanlı askerleri ve gönüllü milisler, denizden de desteklenen düşman karşısında uzun süre dayanamadı ve geri çekildiler. Asker ve gönüllü milis direnişi sahil boyunca devam etmesine ve bir çok şehitler verilmesine rağmen 6 Mart 1916'da Rize, 18 Nisan 1916'da Trabzon işgal edildi. Ruslar, Trabzon'da önce yol yapımı bahanesiyle 800 evi daha sonra da askeri bahanelerle toplam 3000'den fazla evi yıkmışlardır. Bu yıkımların tamamına yakını Türk mahallelerinde gerçekleştirilmiş, evsiz kalan Türklere şehri terk etmeleri için baskı uygulanmıştır. Bu kıyımdan evlerin yanı sıra sayısız cami, türbe ve okul da nasibini almıştır. Rusların bu davranışı, Trabzon'u kalıcı olarak ellerinde tutmak istedikleri ve buradan Anadolu'nun işgalini hazırlamayı düşündükleri şeklinde yorumlanabilir. 1917 Ekim'inde Rusya'da patlak veren Komünist ihtilal nedeniyle savaştan çekilen Rusya, 1918'de Doğu Karadeniz'i terk etmiştir. İki yıl kadar süren işgal yıllarında Rus askerleri bazı camileri ve medreseleri askeri kışla olarak kullanmaktaydı. Ruslar, 15 yaş üzeri gençleri, kadınları ve çocukları kötü şartlarda karayolu ve demiryolu yapımında çalıştırıldılar. Rus Ordusunda bulunan Ermeniler fırsat buldukça halka kötülük ettiler. Rus askerleri Rize'den çekilirken yangın çıkardılar ve Orta cami'yi de yaktılar. Doğu Karadeniz ekonomisi, savaş öncesinde de ancak gurbete çıkan erkeklerin gönderdikleri paralarla birlikte geçinmeye imkan veriyordu. Ne yöredeki tarlalarda üretilen ve ekmek yapılarak tüketilen mısır yıllık ihtiyacı karşılıyor, ne de fasulye ve lahana yeterli geliyordu. Bu nedenle Çarlık Rusyası'nın elindeki Batum, Kırım ve sair yerlerde, kimi inşaat işlerinde kimi de fırıncılık ve pastacılık gibi işlerde çalışmak üzere gurbete çıkıyorlardı. Savaşla birlikte gurbetten gelen katkının ortadan kalkması, devletin de savaş nedeniyle halka yardım edememesi, bu yöreyi kıtlıkla başbaşa bırakmıştır. Rus işgali nedeniyle bir kısım insanların Trabzon ve Giresun'a doğru göç ederek yöreyi terk etmeleri, bir kısım insanların dağlık kesimlere doğru çekilmeleri de fakirliği artırıcı etki etmiştir. Geleneksel olarak mısır ekmeği yiyen Doğu Karadenizli, savaş yıllarında, at pisliklerine karışmış mısır tanelerini toplayarak, mısırla birlikte yenmeyen iç kısmını (kutuni, uskuçi), bazen fındık kabuklarını da öğüterek una katıp ekmek yapmak zorunda kalmıştır. Yiyecek ekmek, yıkanacak sabun, bulunabilen mısırdan yapılacak ekmeğe konulacak tuz kolay bulunamazdı. Yemeklere bazen deniz suyu konulur, bazen de deniz suyu kaynatılarak buharlaştırılır, kalıntısı ise tuz olarak kullanılırdı. Geçinebilmek için inek beslemek zorunda olan halk, buna rağmen yoğurttan yağ yapıp pazarda satmak zorunda olduğu için yoğurdu hiç yiyemez, iyice sulandırılmış ayranı, bulabildiği mısır ekmeği ile yiyerek karnını doyurmaya çalışırdı. Art arda savaşlarla devasa insan kayıpları ile karşılaşan ülke, bu defa düşman işgali ile başbaşa kalmış; vatanı, namusu ve dini için yeniden silaha sarılmaktan başka çare bulamamıştır. Kurtuluş Savaşı, Doğu Karadenizlinin de gerek silah ve mühimmat nakleden takalarıyla, gerekse başta Topal Osman ve İpsiz Recep Reis gibi çeteleriyle katıldığı bir var olma mücadelesidir. Yunan'ın denize dökülmesinden sonra 1923'te Cumhuriyet kurulmuştur. Ancak, çalışacak insan gücünün savaşlarda yok olması nedeniyle, yeni dönem, ülkede otomatik bir kalkınma anlamına gelmemiş, Doğu Karadeniz'in yoksulluğuna bir çare bulunamamıştır. Savaşların sona ermesi, Doğu Karadeniz'de halkın açlıktan kurtulmasını sağlamış ise de yoksulluktan kurtulmasını temin edememiştir. Yeniden açlıkla karşı karşıya kalınan II.Dünya Savaşı dönemine (1939-1945) kadar, beslenme ihtiyacının zorlukla karşılandığı, giyim ihtiyacının ancak kısmen karşılanabildiği bir dönem yaşanmıştır. I.Dünya Savaşı öncesinde Rusya tarafına gurbete çıkan Doğu Karadenizli, 1917 Komünist devrimi ile sınır kapılarının kapanması nedeniyle, savaşın sona ermesinden sonra bu imkânını kaybetmiştir. Savaşlarda şehit olan bir neslin ardından, o dönemde henüz çocuk oldukları için askere alınmayanların yetişmesi ile yeniden çalışacak insan gücü ortaya çıkmıştır. Bu nesil, savaş öncesinde Rusya tarafına gurbete çıkmış büyükleri ile birlikte, bu defa ülkemizin çeşitli yörelerine doğru gurbete çıkmak durumunda kalmıştır. Rusya tarafında çalışarak inşaat işini öğrenmiş olanlarla, fırıncılık ve pastacılık gibi önemli meslekler edinmiş olanlar, İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlere giderek çalışma imkânı bulmuşlardır. Özellikle Ankara'nın yeni kurulan bir başkent olması nedeniyle, ihtiyaç duyulan kamu binalarının inşasında çalışmak üzere, çok sayıda Doğu Karadenizli Ankara'ya inşaat işlerinde işçi ve usta olarak çalışmaya gitmekteydi. Nitelikli işçi konumunda olmayanlar, ancak daha az gelir getiren Zonguldak kömür madenlerinde çalışabilirlerdi. Bir kısım insanlar ise, Artvin, Samsun, Bolu, Balıkesir gibi ormanı bol olan illerimize hızarcılık yapmak, yani kereste üretmek üzere gurbete çıkmaktaydılar. Sahil kesiminden olup da balıkçılıktan anlayanlar ise, İstanbul Boğazı'nda balıkçılıktan para kazanmaya gidiyordu. Gittikleri yerlerde mevsimlik işlerde çalışanlar, çalışma mevsiminin sonunda memleketlerine geri dönmekte ve kazandıkları paralarla ailelerinin geçimlerini sağlamaktaydılar. Uzun süreli çalışmalarda, posta idaresi yoluyla veya köye geri dönen bir tanıdık marifetiyle eve para gönderiliyor ve oradaki geçim sıkıntısının hafifletilmesi sağlanıyordu. Köylerde kadınlar ve çocuklardan başka kimse yoktu. 1938-40 yıllarında, çaylık yaptırmak üzere insan gücü bulmak ümidiyle köylere çıkan devlet görevlileri, yaşlı ve hasta bir iki erkek dışında, elinden iş gelecek hiç bir yetişkin erkek bulamıyorlardı. Adam bulmak için cuma günleri gittikleri köy camilerinde, ne cemaat, ne imam, ne de müezzine rastlayabiliyorlardı. Yılın büyük bölümünü, bazen de bir kaç yılı gurbette geçiren erkekler, köylerine döndüklerinde misafir sayılır ve çalıştırılmazlardı. Eşi gurbette iken bütün işleri yapan kadınlar, eşleri yanlarına döndüğünde de aynı şekilde çalışmaya devam etmişler, yörede yapılan işler bir ölçüde "kadın işi" gibi de algılanmaya başladığından erkekler köy işlerinden nispeten uzak tutulmuşlardır. Bu alışkanlık çayın yörede yaygınlaşmasından sonra da devam etmiş, yöre kadınları hafif-ağır her işi yaparken, erkekler nispeten daha az çalışmışlardır. Ömrünün önemli kısmını gurbette geçirmekten kaynaklanan bir başka gelenek, herkesin arazisinin bir kenarına mezarlık yapmasıdır. Hayatının sonuna kadar gurbette çalışanlar bile, son günlerinde memleketlerine döner ve kendi arazilerinde gömülmek isterlerdi. Bu nedenle, yörede umumi ve toplu mezarlıklar çok azdır. Hayatta iken evinden, arazisinden ve sevdiklerinden uzak kalan bu insanlar, öldükten sonra özlemini duydukları topraklarda ve ailelerinin, evlerinin yakınında dinlenmeyi tercih etmişlerdir. 1914-1950 yılları arası, Doğu Karadeniz'inde en sıkıntılı yılları olmuştur. Art arda yaşanan savaşlar, kıtlıkları ve yoklukları getirmiştir. Bu dönemde Rize halkı; iyi beslenemez, iyi geçinemez, giyinemez ve sağlık harcaması yapamazdı. Düğün vb gibi önemli günlerde birbirlerinin elbiselerini ödünç alır, normal yaz günlerinde çoğunlukla yalınayak dolaşırlardı. Bahçelerde ne yetiştirilebiliyorsa o yenir, sadece tuza, gaza ve beze para verilirdi. Bu dönemde yörenin hiçbir yerinde mermerden bir mezar taşı dikilememiş, iyi bir ev veya cami yapılamamıştı. Yapılabilenler ise devrin fakirliğini yansıtır durumdaydı. Yöre insanının ekonomik gücü; birkaç dönümlük tarlasında, yöre kadınının ektiği bir miktar mısır, fasulye, karalahana ve kabak ile, kısıtlı arazinin beslenmesine imkân verdiği birkaç inekten elde edilen süt ve yağdan ibaretti. Üretilen mısırdan bir sonraki yılın tohumluğu ayrıldıktan sonra, kalan kısım çoğu ailelere ancak birkaç ay yetmekteydi. Bütün yıl yetecek kadar mısır üretebilenler varlıklı sayılırdı. Halkın büyük çoğunluğu, arazisinden elde ettiği mısırla ekmek ihtiyacını karşılayamazdı. Taze fasulyeye sarımsak ve nohut katılarak salamura yapılıp saklanır, fasulye turşusu olarak yıl boyu yenilebilecek halde muhafaza edilirdi. Salamura halinde saklanarak yıl boyu yenilen bir başka gıda ise hamsi idi. Gıda maddelerini saklamanın diğer yolu olan kurutma ise, yöre mimarisinin en güzel eseri olan serender (nayla) içinde yapılırdı. Dört direk üzerinde ve her bir direğin ucuna tekerlek biçiminde yuvarlak ahşap tepelik konularak fare ve diğer zararlıların tırmanması önlenen bu yapılar, rüzgarı geçiren şeffaf yapıda olduklarından, mısır, kuru fasulye, barbunya, fındık ve ceviz gibi kurutularak saklanabilen gıda maddelerini kurutmak için elverişli idiler. Mısırın köy değirmeninde öğütülmesiyle elde edilen undan yapılan mısır ekmeği ile birlikte yemek için, fasulye turşusu ve lahana çorbası yörenin iki klasik yemeği idi. Onların yanına ayranı koyabilmek için, küçücük arazilerin yetiştirdiği otlarla inek beslemek gerekiyordu. Çoğunlukla, bu arazinin yetiştirdiği ot ineklere yetmediğinden, kilometrelerce uzaktaki mezra arazisinden veya köy merasından sırtta yaş ve kuru ot taşınarak inekler beslenirdi. Doğurduktan sonra aylar boyu süt veren ineğin, evin geçiminde çok önemli bir rol oynamasından dolayı, yöre kadını ineklerini çok sever ve onlara gözü gibi bakardı. Hatta ineklerini evlatlarından ayırmaz, kendisi sofraya oturmadan, hatta çocuklarına yemek vermeden önce ineğinin yemini verirdi. Rize'de arazi az olmasına rağmen, en önemli ekonomik faaliyet yine tarımdı. Toprak bölünerek 3-8 dekar arası küçük parçalara ayrılmıştı. En büyük arazi işletmeleri 20-30 dekarı nadiren geçerdi. O devirde de 60-70 derece eğimli arazilerde tarım yapılırdı. Arazilerde dikili olan kızılağaçlar 15-20 yılda bir kesilir ve yerlerine 5-8 yıl kadar mısır ekilirdi. Arazi mısırı yetiştirmemeye başladığında, tekrar kızılağaç dikilerek değişimli tarım yapılırdı. Tarlalara mısır yalnız olarak veya karalahana ve fasulye ile birlikte ekilirdi. Dönüm başına mısır verimi 60-70 kiloyu geçmez, Rize'nin toplam üretimi ilin ihtiyacının ancak yarısını karşılardı. Geri kalan mısır çoğunlukla Çarşamba'dan getirilirdi. Serenderde kurutulan mısırlar, gerektiğinde koçanlarından ayrılarak tane halinde değirmene götürülüp un yapılırdı. Mısır unu yağlı olduğundan fazla dayanmaz, bu nedenle 15 günlük veya en fazla 1 aylık un ihtiyacı bir defada elde edilirdi. İkinci önemli tarla bitkisi fasulye olup, önemli kısmı ihraç edilir, geri kalanı il içerisinde tüketilirdi. Çayeli, Pazar ve İyidere'nin dağ yamaçlarında susuz pirinç ziraatı yapılır, yerli bezlerin dokunduğu kendir ekilir, soya fasulyesi, az miktarda patates, buğday, arpa ve çavdar tarımı yapılırdı. Aslında şıra yapmak için uygun olan kokulu siyah üzümden ve yabani Trabzon hurmasından pekmez yapılırdı. Derepazarı'nda sirke üretilir ve bunun ticareti yapılırdı. Yörede yeterli elma bulunduğu düşüncesi ile bir Çek firması tarafından 1938'de Pazar ilçesinde bir elma kurutma fabrikası yapılmış, fakat elmanın az ve kalitesinin düşük olduğu gerekçesiyle kapanmıştır. 1942 yılında bu fabrika Ziraat İşletmeleri'ne devredilmiştir. 1920'li yıllarda mısır koçanlarının yapraklarını kullanarak hasır iskemle örücülüğü işi bulunmuş ve yörede gelişmiştir. 1940'lı yıllarda Rize merkezde 8 dükkanda 30'dan fazla işçi çalışarak pratik iskemle, sehpa vb. yapmakta, evlerde de kadınlar mısır koçanlarının kabuklarını soyup kuruttuktan ve ördükten sonra bu dükkanlara satmaktaydılar. Dükkancılar önce bu örgü şeritlerini kükürt gazına tutarak ağartmakta ve sonra iskemle, masa, sehpa vb. yapmaktaydılar. Osmanlı döneminde de yörede yaygın olan ve bir kısım Arap ülkelerine ihraç edilen kendir bezleri üretimi, Cumhuriyet döneminde de devam etmiş, tek başına veya ipek ve pamuk ipliği ile karışık olarak kendir bezi yapılıp pazarlanmıştır. Ancak, eskiden 100-200 bin top yerli dokuma ihraç edilirken, sonra kendir üretiminin ve el dokumasının fabrikalarla rekabet edemeyip azalması ile, ancak 2-3 bin top bez dokunabilmiştir. Bu da yerel ihtiyaçlar için kullanılmış, pek azı komşu sahil illere gönderilebilmiştir. Tabiatın engebeli, arazinin az, verimin de düşük olduğu Doğu Karadeniz'de, çaydan önce gurbetçilik desteği ile hayat sürdürülürken, gurbetçilik desteğinin ortadan kalktığı savaş dönemlerinde ise açlık tehlikesi baş göstermekteydi. Yöre insanı, en temel ihtiyaç olan gıda maddesini gurbetçilik desteği ile zorlukla karşılayabilirken, ikinci sırada olan giyim ihtiyacını gerektiği gibi karşılayamamaktaydı. Her köyde iyi durumda bir erkek bir de kadın elbisesi bulunur, her evlenen kız ve erkek bu elbiseleri ödünç alarak dünyaevine girer, düğünden sonra da sahibine iade ederdi. Ayağa çarık giyilir, tabii bulunabilirse... İnek yahut öküz derisi dikilmek suretiyle yapılan çarığın üç çeşidi vardı; a)muşi çarığı, b)çarık, c)hasıllı çarık. Derinin işlenmesi ve biçimlendirilmesi suretiyle yapılan hasıllı çarık, nispeten varlıklı devirlere gelindiğinde giyilmeye başlanmıştır. Hayvanın diz kapağı ile tırnakları arasındaki kısımdan yapılan çarığa muşi çarığı denirdi. Derinin bu kısmında topuk kemiklerinin ve tırnakların yeri delik olduğu için değeri düşüktü ve çarık yapılıp ayağa giyildikten sonra da bu kısımlar delik olurdu. Çarık ise, hayvanın diğer bölgelerinden alınan normal deriden yapılırdı. Kadın ve çocuklara en iyi ihtimalle muşi çarığı giydirilebilirdi. Muşi çarığı da olsa, kolay elde edilemediğinden, eskimemesi için her zaman giyilemezdi. Köyden şehre giden kişi yalınayak yürür, çarşıya yaklaştığında ayağını yıkar, çorabını ve çarığını giyerek şehre girerdi. Yırtık ve yamalı elbiselerle ve çıplak ayakla dolaşanların sayısı bir hayli fazlaydı. Büyüklere bile çarık temin edilemediği bir ortamda, çocuklar tamamen çıplak ayakla dolaşmak durumundaydı. Ticaret hayatında "hafta günü" ve "hafta arası" olmak üzere iki deyim vardı. Hafta günü köylüler şehre iner; yağ, minci (lor), peynir, süt, yoğurt, sebze ve meyve gibi ürünler satarlardı. Buna karşılık gaz, tuz, kibrit ve giyecek satın almaya çalışırlardı. Kasaba ve şehirlerde yalnız hafta günü canlılık olur, yakın köylerde oturanlar sabah erkenden gelip akşam evlerine dönerken, uzak köylerden gelenler akşamdan gelip bir gece kalarak hafta gününden istifade etmeye çalışırlardı. Hafta arasında ise şehirde hayat sönük geçer, dükkanların çoğu kapalı olurdu. İşte herkesin alışveriş için şehre indiği böylesine önemli hafta günlerinde, yöre halkı çıplak ayakla çarşının yakınlarına kadar gelir, burada bir çeşmede yahut bir derede ayaklarını yıkar, önce yün çoraplarını sonra da çarıklarını giyerek diğer insanların arasına karışırdı. Bütün çevredeki köylülerin bir araya geldiği böylesine önemli hafta günlerinde sadece şehir merkezinde giyilebilen çarıklar, köylerde de ancak düğün bayram gibi önemli günlerde giyilebilirdi. Dolayısıyla, yörenin bu yokluk dönemlerinde, bir yalınayak toplumdan ve yöreden bahsetmek yanlış olmayacaktır. Ali Rıza Saklı
ÇAYELİ'NDE SAVAŞ VE KITLIK YILLARI - Ali Rıza SAKLI - Rize - Sefali Köyü İnternet Sayfaları
|