|
Çayeli'nde Kadın Olmak... ya da Çayeli'nde Kadın Kalmak - Namık Kemal Okumuş
Çayeli'nde Kadın Olmak... ya da Çayeli'nde Kadın Kalmak (1)
Dr. Namık Kemal Okumuş (2)
Yeryüzünün en değerli varlığı olan insanın, kadın-erkek ayırımına tutularak, bir kesiminin değerlendirilmesi ne kadar da üzücü. Ataerkil toplumların pederşâhî geleneklerinden süzülüp gelen ayrımcılık, fiziksel yapıdaki belirgin üstünlükle de birbirlerince muhterem bir “baskı unsuru” haline dönüşmektedir. Zihinsel değişimler yaşanmadığı müddetçe de bu yara kanamaya devam edecektir.
Kadınların yerküredeki varlıkları hep acılarla donatılmıştır. Yalnız ülkemizde değil, gelişmiş ülkelerde bile kadına karşı yapılan sömürü ve baskının adı ve şekli değişerek hâlâ devam etmekte, böyle giderse de devam edecektir. Kadının tarlada, evde, ormanda vs. kullanıldığı yerlerdeki durumu, cinsel meta, estetik figür ve çeşitli işkolunda kollanıldığı yerlerdeki durumundan daha kötü değildir. Yalnızca sömürünün şekli değişmiş, onursuzluğu baki kalmıştır. Tekerlek reklamında kullanılan kadınla, ormandan odun taşıma aracı olarak kullanılan kadın aynı gerekçelerle sömürülmektedir! Güçlülerin tatmini...
Elbetteki konumuz genel anlamda kadının varlık problemi değildir. Adem ile birlikte aynı unsurdan yaratılan Havva, klasik geleneğin anlamlandırdığı gibi ne kötülüklerin kuluçkası ne de potansiyel şer odağıdır. Kadının ilahî emirlere aynı derecede muhatap olma avantajı, onun ekstra bir üstünlüğe ulaşmasına da yardımcı olabilecektir. Yaratılıştan getirdiği “şefkat” ve “nezaket” damarları onu yeryüzünde seçkin bir konuma yükseltecektir.
İslamın değil ama insanın kötü emellerine râm olan kadınlar; önce hapsedilmiş, sonra da saklanması gereken bir kıskançlık makinesine dönüştürülmüştür. Kendine gücenmeyen erkek cinsi, iradesine hâkim olacağı yerde, sokaklara kadının çıkmasını çirkin görmüştür. Kabalığı belli olur diye sosyal mekânlarda kadınının yanından uzaklaşmakta, yolda yürürken de statüsünü ortaya koyacak şekilde bir-iki adım önde gitmektedir. Rastladığı insanlara kadınlarını tanıştırmayı zül addeden bir zihniyet; kendini düzelteceği yerde başkalarını suçlar konumuna yükselmekte daima haklı oluşunu izhar etmektedir. Velhasıl şairin dediği gibi evdeki yeri kınalısından sonra gelen bir kadın, kitleleri eğitmek yerine kitlelerin havalı durumuna düşürülmüştür.
Hepimizi büyütenler kadınlardır. Annelerimiz, eşlerimiz, bacılarımız, teyzelerimiz, sevgililerimiz vs. olan kadınlar bizlere karşı daima “veren” konumunda olmuşlar, feragat hep onlardan beklenir olmuştur. Anadolu'nun genel havasının aksine bölgemizde hem tarlada hem de evde işlerin aslan payı daima kadınlarımızın sırtındaki bir yük olmuştur. İşten dolayı başını kaldıramadığı zamanlarda bile yemek ve çocuk asla ihmal edilmemiş, ahırdaki inekler unutulmamış, belki de erkeklerin istedikleri zamanda sofra kurulamadığı için azarlanmış, hatta dayak bile yemişlerdir. Kendi ana-babasını görmeye lütfen gönderilmiş, kaynanalarırn -onla da bir kadın olduğu halde- emir-komuta zincirinden dışarı adım atma cesaretini gösterememişlerdir. Çocukları olduğu halde emzirmek için için istemeye ya da alelacele bir duvar dibinde çocuğunu “sükut ettirme”ye mecbur bırakılmışlardır. Evde iş bitse ahırdaki “dilsiz hayvanların” derdi bitmediğinden, herkes dinlenirken onlar ya ot/yem biçmekle ya da derani/darni yerleştirmekle boş zamanlarını değerlendirmektedirler(!). Evde en son yatanlar oldukları halde sabah ilk kalkanlar da yine onlardır. Erkek çocuklar doğuştan şanslı(!) doğduklarından onların iş alanları hep sınırlı kalmakta, buna rağmen kış çocuklarının iş alanları daima genişlemektedir. Çamaşır-bulaşıktan, gübre taşımaya; mol etmekten çaça taşımaya; çay kesmekten çay arabası doldurmaya kadar her nevi iş kolunda kadınlarımızın mahir ellerini görmek mümkündür. Çaylık, çimenlik, odunluk ve ev işleri onların doğuştan akraba oldukları iş mekânlarıdır. Beylerinin alım-yerlerinde ya da fabrikalarda çalıştıklarından aşırı derecede yıpranmakta, bu yüzden ana işler hep kadınlarımıza kalmaktadır. Yıpranmaya dayalı hastalıklar, çaylıklardaki ıslaklara dayalı romatizmal rahatsızlıklar ve iş kazalarına bağlı sakat kalmalar neticesinde ya çok yaşlı (en az 30) evlenmekte ya da evlenmeyi düşünmemektedir. Yaşı 30-35'e gelmiş bir kızımızın da evlenmeyi ancak gelecek endişesinden kaynaklanır ancak. Çocukların yaşlı halası olmaktansa yaşlı anne olmayı tercih etmektedirler. Son tespitimizin haklılığı şu son yıllardaki bir uygulamayla da paralellik arzetmektedir. Özellikle kızlarımızın dışarıya evlenmeyeri sonucunda azalan iş gücüne paralel olarak artık arazilerimizde teleferik uygulamasına geçilmiştir. Artık hemen hemen her arazide bir teleferik vardır. Kızlar tükendi, teleferik furyası başladı. Dün iş yüzünden 20-25 yaş arasında evlenme şansı vermediğimiz kızlarımız, bugün evde olanları hayretle izlemekte, babalarından ya da kardeşlerinden hesap soracakları ahlâkî zemini -ahiret- beklemektedirler. Kimse bunun peşini bırakmayacaktır her halde.
Bölgemizin geçmiş kültürüne ait “kız kaçırma” geleneği de kadının “değersiz bir meta” olduğunun canlı birer kanıtıdır. Sırf erkek onu seçti diye asla fikri sorulmayan ve zorla kaçırılan bir genç kızın sosyal yaşamdaki rolü ne kadar sağlıklı olabilir? Ayrıca, “kaçırılan kadın” damgasını yediği için hemen geri dönememekte, hem de anlı-şanlı bir düğünden, çeyizden mahrum bırakılmaktadır. Yüreğinde tutuşan sevgiler, şiddetle birlikte itaate dönüşmekte, bu ezilmişliğin izleri yetiştirdiği kız evlatlarında da hissedilmektedir.
Kurbanlık koyun gibi “seçilmiş” bekleyen bir kadın yaşamın her alanında da “seçen özne” olmayı başaramamaktadır. İlk ve son söz ona ait olamaz. Kaç kere çocuk doğuracağı, hangi işi ne zaman yapacağı, ya da gezmeye, nereye gideceğine daima onun dışında karar verilmiştir. Şimdilerde olay, eğitime bağlı olarak biraz düzelme gösterse de kadın imajına bakıştaki sakatlığın devam ettiği görülmektedir. Kamusal alana çıkışın, yani namahremleriyle bire-bir ilişkinin yapılabileceği kıyafetler giydiği halde, İslam adına Müslümanlık adına evlerimizde alışa-geldiğimiz “haremlik-selamlık” uygulamaları kadını aşağılamaktan öte bir anlamı olmayan cahilce uygulamalardandır. Bölgenin muhafazakâr yapısına uygun olarak gelişen bu anlayışlar ne hikmetse “dindarlık” olarak telakki edilmektedir. Bu konuda ise inançla-kültür aynı noktada birleşmiş ve bir “baskı unsuru” haline dönüşmüştür. Yanlış dinî telakkilere kapılarak dindarlık adına kadınlarımıza yapılan zulüm bunlarla da kalmamaktadır. İş gücü olarak görülen kızlarımızın okuma oranı evdeki babaların insafına göre değişmekteydi. “Kız çocuğudur, beşi bitirsin yeter, okuyup ne olacak” gibi gerekçelerle nice zeki kızlarımız odun ve gübre hamali yapılmaktan, zekâ seviyesi oldukça düşük erkek çocuklarımız sırf erkek oldukları için arkadan itilerek liseye okumak için gönderilmişlerdir. Onların bakım ve masraflarını da evdeki kızlarımız karşılamıştır. Bu tesbitin doğruluğu için 15-20 yıl geriye bakıp evlerimizdeki okuyan kızlarımızın sayısına bakmamız yeterlidir. Şükürler olsun ki, bugün bunlar büyük ölçüde aşılmış, kızlarımızın eğitimi ekonomik özgürlüğü babaların insafından kurtulmuştur. Kendi aklının kullandırılması neticesinde yetişen neslin zekâ seviyesi de olması gereken seviyelere çıkamamıştır. Okuma-yazma bilmeyen bir annenin, “okuma bilinci” oluşturabilmesi de beklenemez tabii ki.
Ağlamanın ve utanmanın normal bir yetişme tarzı olduğu bir ailede bu görüş sadece kız çocuklarının payına düşer. Erkekler ağlamaz, onun için şiddet onlardan beklenebilir. Kadın sevdi mi “utanması” gerekir. Zira “alnının kiri” olabilecek bir eyleme uzanabilir. Aynı yanlışı erkek yaparsa “elinin kiri” olur. İbadet mekânlarımızda bile bu ayırımcılık başını almış gitmektedir. Camiyi tanımayan, yılda bir kez teravihlerde perdenin arkasında buluşan kadınlarımz doğal olarak ibadetten ziyade mekânın getirdiği şarta uyarak “günlük mesailerine” devam etmektedirler. Onlar cenazelerinde bile eşleriyle doğurdukları çocuklarıyla eşit olamazlar. Hep uzaktan izlerler, hep dışlanmışlık duygusunu taşırlar. Aslında belki de taşımazlar, alışmışlardır konumlarına, kim bilir? Bazı ibadetlere sırf kadın oldukları için katılamaz, bazı mekânlara yine sırf kadın oldukları için giremezler. Arabada -dolmuşlarda- oturdukları zaman erkeklerin küfürlerini, hem de alenen işitirler. Kadın var, ayıptır gibi bir tavrı görmezler, onlar da beklemezler zaten. Dünyayı erkek çocukları üzerine kurarlar, kocaları öldü mü ölene kadar yas tutarlar. Fakat kendileri öldü mü kocaları mutlaka evlenirler, ya da bunlar öyle vasiyet etmişlerdir. Bazen de ikinci eş olmak gibi nikâhsız ve de güvencesiz kalmanın ezikliğini yaşarlar. Çocuk doğurmama büyük suçtur, kapı dışarı edilebilirler.
Batıl inançların taşıyıcıları da onların kapalı dünyalarıdır. Geniş bir yaşam alanına müdahil olamadıkları için “dedikodu kültürü” son derecede yaygın bir gelenek olmuştur. Muska yaptırma, tuz okutma, nazarlık gibi eylemler hep onların doğal vazifeleridir. Buna karşılık olarak “çektiklerini” yine ellerine gelen kadınlara “çektirmekle” de ayrı bir zevk alırlar. Psiko-patalojik bir durumu andıran gelin-kaynana kavgaları asla eksik olmaz ve tarafların ikisi de kadındır. Yanı zaman zaman birbirlerinin kurtları bile olmaktadırlar.
Kitap okuma gibi bir lüksleri yoktur. En iyi eğlenceleri bilmem kaç bininci bölümde olan pembe diziler, ellinci defa yayınlanan yeşilçam klasikleridir. Haber programlar ancak çok önemli zamanlarda izlenecekler arasına girebilir. Yorgun-argın eve gelen bir kadının TV gibi bir lüksü de olamaz zaten. Yemek, bulaşık, çocuklar, temizlik derken gözler kararır, başlar hep yana düşer. Saat 24'e kadar ayakta duran kadınlarımız ender görülür. Bunca iş arasında namazların başı-gözü kırılır. Kılanların sadece kılmak için kıldıkları düşüncesi yorgunlukla birleşirce “Allah biz görüyor, herhalde affeder” rahatlığına dönüşmüştür. Onlar için en iyi hoca “eski, büyük hocalar”dır. Tuz okuyabilen, ineğin yağının sarı olmasını sağlayan ve kapıdaki domuz yağını çözebilen bir hoca en büyük hocadır. Kaliteyle değil, pratikle ilgilenirler. Çarşamba ve Cuma günleri cami kapılarında çocuk okutmak, kurse kâğıt vermek hep onların başı altından çıkan hareketlerdir. Kocalarının serkeşliklerini hep sineye çeker, “ne yapalım, alın yazım buymuş” diyerek teselli olurlar. Şiddeti içlerinde barındırırlar. Ancak bunu yalnızca çocuklarında uygularlar. Beddua kültürü çaresizlikle o kadar atbaşı gelişmiştir ki, hangisinin sebep, hangisinin netice olduğunu kavrayamazsınız bile...
Bu yazıyı analarımızın, eşlerimizin ve bacılarımızın sayemizde neler çektiklerini anlatmak için kaleme aldım. Sırtıın teri hemen hemen hiç kurumayan, doktora gidemediği için çaylıklarda doğuran, doğumda ölen, çay kuyruklarında bekleyen, sırtından çay bezi, elinden kuviça ve karnından çocuk eksik olmayan, bu yüzden kırkına gelmeden vücudu deforme olan o güzelim analarımıza atfen söylüyorum: Küfür ederken bile “ananı, bacını” diye başlıyor insanımız. Bundan daha aşağılık bir durum olabilir mi? Dolmuşlarda şoför mahallerine oturduğu zaman -ki pek nadir olur- erkeklerimizin sert ve yargılayıcı bakışlarından kurtulamazlar. Bugün dahi araba kullanan kadınlarımız sanki Afrika'dan gelmişler gibi dikkat çekiyorlar. Kocalarının eli arkasında önde yürüdüğü zamanlarda, şemsiyeleri yine kadınımızın sepetine asılmakta, yükleri bir hamal edasıyla hep kadınlarımız taşımaktadır. Düğünlerde bile hep seyircidir, aynen kendi düğünlerinde olduğu gibi. Hayvan, ot, odun, kömür ve meyve yetiştirerek aile bütçesine katkıda bulunursa da harcama konusunda ortak bir karar pek nadir görülür. Şu an bir anket yapılsa ilçemizin kadınlarının kaçta kaçı doğuştan erkek olmayı tercih edecektir acaba? Oğluna en iyi kız arayan ebeveyn, pırlanta gibi olan kızına eş ararken aynı hassasiyeti göstermekte midir? Mal ve para kaygısı insanlığın önüne mi geçmektedir?
“Cennet anaların ayakları altındadır” nebevî uyarısı yarının anne adayı olan veya olmayan bütün kadınlarımızı muhatap almaktadır. Biz erkeklerin, kadınlarımızdan helallık olmadan ya da başka ifadeyle kadınlarımız bizden razı olmadan cennete girme gibi bir lüksümüz olamaz, bunu unutmayalım...
------------------------------------
(1)Çayeli Kültür ve Sosyal Dayanışma Derneği Dergisi, Sayı: 15, Mart 2002-02-18
(2) Dr. Namık Kemal Okumuş, İlahiyat doktoru olup halen Milli Eğitimde öğretmen olarak çalışmaktadır.
Çayeli'nde Kadın Olmak... ya da Çayeli'nde Kadın Kalmak - Namık Kemal Okumuş - Rize - Sefali Köyü İnternet Sayfaları
|
|
|