BÜYÜK OYUN - Dr.Namık Kemal OKUMUŞ
BÜYÜK OYUN Şiddetin Dili ve Dilin Şiddeti Uzun bir zamandan beri genelde ülkemiz üzerinde özelde ise bölgemiz üzerinde sinsi bir plan icra edilmektedir. Gayrimüslim azınlığın üzerinden öncelikle Müslümanlar sonra da Karadeniz insanı şiddet sarmalına maruz bırakılmaktadır. Bin küsur yıldır bu denli provakatif eylemler sıkça yapılıyor olduğu hâlde, bu son olaylar medyanın da yardımıyla bütün dünyaya naklen yayınlanmaktadır. Sonuçta yaşarken elde edilemeyen neticeler, ölümler üzerinden devşirilmeye çalışılmaktadır. İslam topraklarında baş gösteren misyonerlik faaliyetleri yeni değildir. Haçlı seferlerinin tarihi belki de misyonerliğin şiddetle beraber bu topraklara geliş tarihidir. Ancak atalarımız misyonerleri pek de ciddiye almamışlardır. Çünkü onlar sahip oldukları cevherin kıymetini ve gücünü iyi biliyorlardı. Hiçbir dinsel saldırı İslam’ın değiştirici ve dönüştürücü etkisine karşı koyamaz. Bu nedenle biz dinimize güvenmekle bu gibi saldırıların üstesinden gelebiliriz. Gerisi polisiye tedbirlerle çözülür zaten. Neden Trabzon? Niçin Malatya? ! Üstelik yüzyıllardır süre gelen Ayasofya geleneği Trabzon’ da hâlâ canlı değil mi? İslam’ın mütedeyyin ve dindar müntesiplerinin daha yoğun olduğu bu iki ilimiz niçin terörle birlikte anılır ki? İki tane kendini bilmez yüzünden mi? Yoksa barış ve hoşgörünün mekânı olan bu topraklara bir de Müslüman-Hıristiyan çatışmasının bedeli mi ödettirilmek isteniyor. Bir Müslüman durup dururken bir papazı niçin öldürmek ister? Bunun anlamlı bir cevabı olamaz. Zira eğer bir papaz ülkenin bütünlüğüne zarar veriyorsa, devletin ilgili güvenlik kurullarının takibatına uğramalı değil midir? Herkes fikrini ve inancını beğenmediği kişileri öldürürse dünyanın hâli nice olur. Bu olay âdi bir cinayet olayından öte tarihsel arka planı olan çok boyutlu bir planın adım adım sahneye konulmasıdır düşüncesindeyiz. Hrant Dink cinayeti, Rahip Santoro, Malatya suikastı ( Hıristiyanlara), HSBC şubesine, sinagoglara ve İzmir’deki rahip yaralama olayı… Bunlar üzerinden verilen mesaj aynı değil mi? “Hoşgörüsüz İslam- Katil Müslümanlar ” Ancak bizler bu suçlamayı asla kabul etmeyiz. Müslümanları arkadan vurana kadar Medine Sözleşmesi’ne uyanlar yine inananlardı. Ne zaman ki Yahudiler Müşriklerle işbirliği yaptı, o zaman gerekli cevaplar verilmiştir. Endülüs Emevi Devleti’ni sekizyüz yıl aradan sonra İspanya’dan kazıyanlar barış gönüllüleri olamazlar. Bizim tarihimizde yüzyıl savaşları, mezhep kavgaları(İngiltere-İrlanda vs.), istilalar, sömürge devletleri geleneği yoktur. Bu konuda bizleri suçlayanlar önce aynaya bir bakmalıdırlar. Tarihin en büyük soykırımı Balkanlar’da Osmanlı’ya yapıldığı hâlde bunu dillendiren var mıdır? Bir iki mevzi olay dışında, Arapları kışkırtıp( Lawrence gibi ) Osmanlı Türklerine saldırtan ve onların çömezlerine de: “Araplar bizi arkadan vurdu” nakaratını ezberlettiren kimlerdir? Kafkaslardaki soykırımı yapanlar Marksist-Leninist ve de Ortodoks dünyası değil midir? Afganistan, Irak, Sudan, Libya, Filistin, Lübnan, Pakistan ve Açe’de tarihin şahit olduğu katliamları herhâlde Kızılderililer yapmadı? Ebu Gureyb kimin mirasıdır? Ya Guantanamo! İnanmayanlar Theodor Herzl’ın anılarını mutlaka okusun. İstediklerini alamayınca Sultan Abdülhamit’e Kızıl Sultan diyenler, Osmanlı’nın yıkılmasını yine kendi muhalifleri eliyle başarmadılar mı? İttihat- Terakki’nin bu süreçteki rolünü iyi araştırmak lazımdır. Parçalanmış bir cihan devletinin çöküşünü 33 yıl geciktiren bir padişah tabi ki onların planlarını çeyrek yüzyıl erteletmişti. Bunun faturasını da Cihan Savaşı’nda milletimize kesmişlerdi. Bereket, bu millet asla borçlu kalmak istemez. O borç da ödenmiş ve yeni bir devlet kurulmuştur. Hz. Ömer Şam’ı fethettiğinde kilisede ibadet yapmamış, sonraki nesiller bu geleneğe uyarak fethettikleri bölgelerdeki bütün kiliseleri camiye çevirirler hassasiyeti yüzünden… Bir bu erdeme bakalım, bir de yüzyılımızın başındaki camilerin ahırlara çevrilmesi hadiselerine. Bugün hâlâ ezan sesine hasret Avrupalı Müslümanlar yok mudur? Cemaati olmadığı hâlde sıklıkla açılan kiliselere karşın, Doğu Türkistan’daki Müslümanların durumunu içimizdeki azınlıkların durumuyla kıyaslayabilir miyiz? Şiddetin dili acaba hangi alfabeyi kullanıyor? Uzağa gitmeye gerek yok! Toplumsal sorunlarımızın kaynağı modern yüzyılın bir hatırasıdır diyebiliriz. Son günlerin moda konusu alevi- suni ayrışması değil midir? Ayrıca Türk- Kürt farklılaşmasının temelinde hangi duygular yatmaktadır? Bu millet ne zamandan beri Hz. Ali’yi sevmek yüzünden birbirine düşman oldu ki? Ayrıca, doğuştan seçemeyeceği bir nedenden dolayı(ırkı) insanlar kavga eder mi? Hangimiz Kürt ya da Türk olmayı önceden tercih edebiliriz? Farklılıklarımızı ortaya dökerek kardeşlik tohumları ekilir mi? Tarih, farklılıkları kaşıyan ilk kavganın Habil-Kabil kavgası olduğunu yazmıyor mu?. Mikro milliyetçiliklere gönderme yapıp ülkemizi Türk, Kürt, Çerkes, Abasha, Çeçen, vb. gibi kaba ayrımlara tabi tutanlar burada durmayıp, bölgemiz insanını da Laz, Hemşin, Horum... gibi ince ayrımlara maruz bırakmaktadırlar. Farklılıkları kaşıyanlar kardeşlik duygularını paramparça etmektedirler. Üstelik bizim dinimiz dili, düşüncesi, mensubiyeti ne olursa olsun bütün inananlara “kardeş” demiyor mu? Ümmet ne demek? İşte bu birliğe ümmet denmez mi? “Avrupa Birliği”, Avrupalıların ümmet bilincini kopya edip bir araya gelme çabasıdır. Müslümanlar inançlarında önerilen böyle bir birliği kurabilecekler mi? Görelim bakalım. Orta yaşta olanlarımız seksen öncesindeki sağcı-solcu(Küçük Moskova-Amerika) kavgasını iyi hatırlayacaklardır. Bir kesimden beşbin insanımızın teröre kurban verilmesinin nedeni karşı tarafın kendi inisiyatifiyle mi oldu? Yoksa yine birileri düğmeye basıp, gencecik insanları aynı silahtan çıkan kurşunlarla yere sermediler mi? Allah’a şükür, toplum olarak bundan ders aldık. Çorum, Kahramanmaraş, Başbağlar vd. olayları da bu ülkenin geleceğine vurulan sinsi birer balyoz değil midir? Ya Madımak’taki provokasyon? Bir milletin genleriyle bu kadar oynanır mı? Oynanırsa ne olur? El-Kaide, Taliban, Şii Emel, PKK, PJAK, Hizbullah, TKPML… Bu gibi örgütleri kurduranlar bu coğrafyada derin planları olan dış güçler değil midir? Sorun niçin hep Müslümanların yaşadığı bölgelerde patlak vermektedir? Dış güçlerin taşeronluğunu yapan içimizdeki baronlara sırtımızı çevirebilir miyiz? Cetvelle çizilen sınırlar, yeraltı kaynaklarına göre parsellenen ülkeler, mezhep kavgaları olacak şekilde dizayn edilen devletçikler, potansiyel problem kaynakları olarak tarihteki yerlerini almışlardır. Osmanlı’nın taşrası olan Anadolu’da nice medeniyetler geldi. Hatırlayan var mı? Bizlerin ataları Sümerler, Urartular, Lidyalılar, Fenikeliler, Ermeniler, Rumlar ya da Hıristiyanlar mıdır? Bunu mu kabul ettirmek istiyorlar! Asla! Çocuklarımız hâlâ Vahdettin’in vatan haini olduğunu okumuyorlar mı? Böyle tarih olur mu? Sevabıyla-günahıyla geçmiş geçmişte kalmadı mı? Cumhuriyeti kurarken hilafet makamını Padişahtan alıp kurumsal bir kimliğe yani Cumhuriyet’e veren Mustafa Kemal değil midir? Kurtuluş Savaşı Osmanlı paşalarıyla yapılmadı mı? Yeni bir kurmay sınıfı ve yepyeni askerlerle mi büyük zafer kazanıldı sanıyorsunuz? Mustafa Kemal, Kazım Karabekir, Rafet Bele, Fevzi Çakmak hatta İsmet İnönü hangi devletin subaylarıydı? Anakronik olmaya gerek var mı? Şiddeti rüyalarında görenler ters akıntıyla toplumların altını oymaya çalışmaktadırlar. Önce şiddeti körüklüyorlar, sonra da kurbanları şiddetin önüne atıyorlar. En sonunda da yine kendileri bağırıp çağırıyorlar. Son cinayetlerin polisiye vaka olmasına izin vermeyenler, bilinsin ki bu cinayetleri planlayanlardır. Ortodoks – Katolik kavgasında Ortodoksların yanında olan, okullarını da İstanbul’da açmalarına izin veren atalarımız değil midir? Balkanlar ve Avrupa’yı altıyüz küsür yıl böyle yönetmediler mi? Balkan kiliseleri Sırp,Rus, Bulgar ve Yunan Ortodoks birliğini sağlayınca, Osmanlı tek hedef olarak ortaya çıkmadı mı? Bunu sağlayanlar ise yine bizim aklıevvel yöneticilerimiz değil miydi? Sudan’ı bölenlerle Yugoslavya’yı paramparça edenler herhâlde barış havarileri değillerdir? Şiddeti beslerseniz o şiddet bir gün bumerang etkisi yaparak ardınıza takılır. Atalarımız ne kadar da doğru söylemiş: “ Rüzgâr eken, fırtına biçer.” İlginçtir, şiddeti yaşam biçimi olarak bizlere layık görenler, kendi coğrafyalarında birleşmelere giderken, Müslüman coğrafyasında bölünmeleri körüklüyorlar. Kıbrıs, niçin bölünmüş iki devlet olarak tanınmıyor? Çünkü Müslüman Türkler, Rumların emri altında yaşama zilletine maruz kalsın diye. Onlar için Bosna, Kosova, Arnavutluk’ta Sırpların baskın olduğu rejimler olursa ayrı devletler olabilir. Yoksa Avrupa’nın kalbinde hilâl görmek istemiyorlar. Tezkerenin intikamı için askerlerimize çuvalı layık görenler, bu coğrafyaya geldik diye bizlere de esareti layık görmektedirler. Eğer bizler Kanada, Papua Yeni Gine’ye yerleşmiş olsaydık, bu sorunlara maruz kalmayacaktık. Yerleştiğimiz alan onların hegemonya alanı olduğu için bu millete yüzyıllardır bedel ödettirmektedirler. Avrupa Orta Çağı’nı yaşarken İslam dünyası medeniyet merkeziydi. Böyle bir toplum nasıl olur da terörle, şiddetle anılır oluyor? Medya gücüyle… Solcu Müslümanlar, Sağcı Falanjistler gibi Orta Doğu terimlerini üretenler solcudan Müslüman, sağcıdan terörist ve Londra’ya göre Orta – Doğu tanımlaması yapmışlardır. Lütfen haritaya bir bakınız! Bugünkü Orta Doğu bizim neremize düşmektedir. Biz onlara niye Orta Doğu diyoruz? İngiliz öyle dediği için mi? Tabi ki öyle! İşgal et, sömür, yok et; karşı koyan olursa terörist, şeytan ordusu, hain, fundamentalist… diye kavramlarla dünyaya servis yap. Sahi, Filistin’de işgalci olan o toprakların sahibi olan Filistinliler mi? Yoksa dünyanın çeşitli yörelerinden gelip 1948 de oraya yerleştirilmiş olan Yahudiler midir? Irak’ta işgalci olanlar nereden gelmişlerdir? Bağdat bir medeniyet merkeziydi. Onun zenginliklerini yağmalayanlar “barbar” sıfatını kim için kullanıyorlar dersiniz? Kurt, kuzu postuna girince masum mu oluyor?! Bütün uğraşlara rağmen Sünni-Şii mezhep kavgası çıkmadıysa bunu İslam’ın evrensel değerlerine borçluyuz. Tıpkı bizde oynanan Alevi- Sünni oyunu, Hıristiyan- Müslüman (Trabzon’da) kamplaşması gibi… Batılılar, toplumsal dokuyu tahrip ederek ayrılıkları körüklüyorlar. Bunu yapmalarının tek amacı yok. Pek çok amaç iç içe girmiş bulunmaktadır. Önce kavga ettirip zayıf düşürüyor, sonra silah satıyor, sonra işgal edip kaynaklarını sömürüyorlar. İşgal ettikleri her topluma yönetici olarak o toplumun azınlık unsurlarından birini seçiyorlar. Halk ile yönetimi hep kavgalı tutuyorlar. Saddam Irak’ın %5’lik bir azınlık grubundandı. Beşşar Esat ise Suriye’nin %6’lık azınlık grubundan… Bununla da yetinmiyor, etnik araştırma adı altında toplumların geçmişlerini tahrip ediyorlar. Etnik müzik çalışmaları, unutulan dillerin yeniden canlandırılması, yüzyıllar önceki evlerini aramaya gelen yabancılar (Karadeniz’de) , Pontus kültürü, Akdeniz ve İyonya(Ege)’daki geçmiş sorgulamaları hep yeni bir şiddet tohumunun o bölgelere ekilmesi demektir. Hâlbuki bugün bölgesel olarak çok değişmiş ve karışmış bulunan ırklar söz konusudur. Güneydoğu’da yaşayan halktan daha çok insan Ankara, İstanbul, İzmir ve Mersin’de yok mudur? Ya da Karadenizlilerin çoğu başka illerde ekmek mücadelesi vermiyorlar mı? Bu demektir ki; ırkı ne olursa olsun bu millet et ve tırnak gibi olmuştur. Onun için “Kürtler, Lazların deniz görmeyenidir.” diyen kardeşlerimiz hâlâ mevcuttur. Tabiat boşluk kabul etmez. Toplumların genelindeki bir kurumu kapatırsanız, o kurumun benzerleri gayri yasal olarak ortaya çıkar. Tekke ve zaviyeler yasaklandı da tarikatlar, cemaatler yok mu oldu ? İmam-Hatipler budandı da, insanlar çocuklarına din eğitimini vermekten vaz mı geçtiler? Demek ki bir adımı atarken, o adımdan beklenen faydayı son karesine kadar hesaplamak gerekir. Yoksa sosyal çalkantı karışıklığı, karışıklık da şiddeti davet eder. Son günlerde Mevleviliğin sema’sını İslam’ın merkezine yerleştiren, Mesnevi’yi kutsal bir metinmiş gibi lanse edenler, ortalıkta kültürel nutuklar atmaktadırlar. Yeni bir İslam inancıymış gibi Alevilik izah edilmekle kalmıyor, semah’ı namaz gibi algılayıp, cemevini de camiye alternatif olarak görmektedirler. Sufî akımlar İslam’ın farklı bir anlayışı değil, İslam’ı anlarken başvurulan farklı metotların bir toplamıdır. Kuran- sünnet = şiddet, köktencilik; Sufî İslam’ı / tasavvufî İslam/ alevi İslam’ı = hoşgörü, kardeşlik. Bu nedenle değil midir ki İslam’ın kitabı, Peygamberi ve ilkeleri belli olduğu hâlde, bunlar yetmezmiş gibi yeni önderler arama ihtiyacı zuhur etmiştir. Hem de sistemin desteğini alarak, Devlet sanki Mevlevilik, Alevilik-Bektaşiliği resmi din anlayışında bir destek malzemesi olarak görmektedir. Hâlbuki üst kimlik İslam’dır. Bunun dışındakiler teferruattır. Kuran, sünnet, Resulullah bu dinin tek somut kaynaklarıdır. Bunların dışındaki kaynak arayışları ayrılıkları, ayrılıklar da şiddeti davet eder. Sosyolojik araştırmaların ortaya koyduğu bir gerçek var: Toplumların güçlü olduğu zamanlarda ayrılık tohumları pek fazla yeşermese de, zayıflama anlarında toplumun çöküşünü hazırlayan etken amil ve besleyip, büyütülen bu unsurlar olmaktadır. Tıpkı ağacı kesen baltanın sapının da ağaçtan olması gibi. Eğer güçlü iseniz sosyal virüs bünyenize zarar vermez. Ancak bünye zayıfladığında virüsün etkileri güçlü bir şekilde görülmektedir. Toplumlar ortak yaşama becerilerini kaybetmeye başladıkları anda, şiddetin başka bir çeşidiyle yüz yüze kalmaktadırlar. Şii-Sünni, Katolik-Protestan-Ortodoks, laik-anti laik, solcu-sağcı, şucu-bucu… bunlar sonu olmayan bölünme eşikleridir. Her eşik yeni bir parçalanma sürecine doğru ilerlemektedir. Dünyamızın bugün içinde bulunduğu en büyük tehlike kardeşlik duygularının zayıflıyor oluşudur. Kenya’da, Ruanda’da ve Bosna’da olanlar bizlere ders olmalıdır. Şiddet, ister yöresel olsun, isterse evrensel olsun, neticede pek çok canın yok olmasına neden olmakla büyük bir kötülük unsurudur. Modern hayat evrensel şiddet dilini rahatsız edici bir şekilde kulaklarımıza yönlendirirken, buna karşın yöresel şiddet unsurlarımız da hâlâ varlığını devam ettirmektedir. Aileden başlayıp, mahalleye uzanan, oradan da ülke semalarına dağılan şiddet örnekleri insanımız medenileştikçe ortadan kalkacaktır. Eski insanlarımızın daha kaba ve daha az hoşgörülü olduklarını dikkate alırsak, kız kaçırma kavgalarından, arazi kavgalarına kadar pek çok olumsuzluğun bugün için tedavülden kalktığını biliyoruz. Dayağın, eğitimin bir parçası olduğuna inanan hocalarımız ve öğretmenlerimiz çoktan ahirete göç ettiler. Çocuğuna anlatacağı şeyi söverek ya da döverek açıklamaya çalışan ebeveynler yok denecek kadar azaldıysa bu dünyamızın gitgide medeni olduğunun bir kanıtıdır. Bölgemizde aile içi şiddetin Anadolu’nun bazı yörelerine karşın daha az olması, kadınımızın şiddeti kendine layık görmemesinden kaynaklanmaktadır. Artık hiçbir şeye mecburiyetten katlanmıyoruz. Hem aile olarak hem de millet olarak etrafımızın düşmanlarla dolu olmadığını yeni yeni anlıyoruz. Siz iyiyseniz herkes iyi, siz kötüyseniz bazıları kötüdür. Etraf çalılık olsa da, kafamız aydınlık olmalıdır. Toplumsal şiddet bir dönem sloganlarla ifade edilmekteydi. Hepimiz biliyoruz ki bir ilke slogan haline geldi mi özünü yitirir, şekle ve yalana bürünür. “Huzur İslam’dadır” diyen pek çok insanımız caminin yolunu bilmezken, “ Tek yol İslam” diyen bazı kardeşlerimiz en temel yasakları çiğnemekteydiler. “Tek yol devrim” diyenler için devrim kavramı komşu çocuğunun Allah inancıyla dalga geçmekten öte bir anlam ifade etmiyordu. “ Kanımız aksa da zafer İslam’ın” sloganını üretenler, irtica kavramını telaffuz edenlerle aynı kahvede okey oynamıyorlar mı? Bütün suçu Yahudilerle, Siyonizm’ de gören kardeşlerimiz arabayı kaç kere duvara tosladılar? Ya kendi çıkarları için siyasi emelleri birleştirenlere ne demeli! Demek ki şiddetin her türlüsü yalın, sade ve hoşgörülü bir ortamda kendiliğinden çözülen bir buz dağı gibidir. Son çeyrek asır bunu ispatı gibidir. İkinci Dünya Savaşı’nda 50 milyondan fazla insan ölmüştür. Haçlı medeniyeti kendi insanını fırınlarda yakıp, bombalarla yok etti. Yüzyılın başında Asya ve Afrika’da yaptığı katliamlarla yetinmeyip, en yakın komşusunu hedef aldı. Sonuçta sonsuz acıların oluştuğu bir şiddet yüzyılından sonra Avrupa Birliği’ne ulaşabildiler. Hâlâ anlaşmaya varamayan gelişmiş ülkeler var ise de, bugün için kan kokusunu mazlum milletlerden çıkarma tercihini canügönülden kullanmaktadırlar. Hz. Ali: “ Bin kere zulüm görsen de yine bir kere zalim olma” ilkesini ortaya attığı zaman insanlık böyle bir medeniyetin adını bile bilmiyordu. Zilleti kabul etmeyen bir millet, izzetten ayrılabilir mi? Yakıp-yıkmayı marifet sayan bir medeniyet, savaşlarda bile ağaçları, suları, yaşlıları, çoluk çocuğu, hastaneleri… koruma altına alan farklı bir inancı henüz anlayabilmiş değil. Müslümanlar fetih ile işgalin farkını bilebilecek kadar vicdan sahibi insanlardır. Fethettiği topraklarda din, dil, kültür ve diğer temel hakları çiğnemeyen atalarımızın bu eylemlerine fetih, kabaca Guantanama, Ebu Gureyb, Gazze, Batı Şeria, Bosna, Raunda, Kamboçya, Çeçenistanda olanlara ise işgal denilmektedir. Bu nedenle Osmanlı “Devlet”tir. Ama Britanya (İngiltere) “İmparatorluk”’tur. Çünkü devlet zimmeti/korumayı, imparatorluk ise işgali/sömürüyü ifade eder. İdeal yönetici yoktur. İdeal ilkeler vardır. Kim Allah’ın insanlık için seçip önerdiği temel ahlaki ilkelere uyarsa üstün olan odur. Cihat kavramını şiddetle eşdeğer haline getirip, kullanılamaz duruma getirdiler. Hâlbuki asıl cihat benlik kavgasıdır. Amcası şiddetin en vahşisine maruz bırakılan Hz. Peygamber, onun katillerini bile bağışlamış, şiddetin panzehiri olarak hoşgörü esasını yerleştirmiştir. Bu nedenle Kuran, bir topluluğa olan kinimiz bizi adaletsizliklere yöneltmemelidir diye açık uyarılarda bulunmaktadır. Cevap hakkımız bize yapılan kadardır, fazlası zulümdür. Affedersek ise en iyi sonuç bizleri beklemektedir. Hz. İsa’ya affedilen “sol yanağına vururlarsa, sağ yanağınızı çeviriniz” düsturunu uygulayan Hıristiyan toplumu gördünüz mü? Yoksa Cezayir işgalinde zalim olan taraf Kuzey Afrikalı insanlar mıydı? Şiddet bizimle büyüyen bir fidan gibidir. Çocukken hayalperest olan insan, gençken devrimci/hareketçi olur. Orta yaşta muhafazakârlaşan herkes, yaşlanınca nostaljik takılır. İşte bu nedenle şiddet büyümemizin her döneminde farklı bir boyut kazanarak bizlerle beraber büyümektedir. Spor karşılaşmalarındaki şiddet dili, filmlerden, çizgi filmlere kadar antenlerle evlerimize kadar gelip bizi esir almaktadır. Ateş hattı, yüksek tansiyon gibi tartışma programları meydan savaşlarını andıran şiddet içerikli yapımlardır. Alttan üste doğru bir şiddet beslemesi yapılan toplum, şiddetin meyvelerini alırken bir hiyerarşi takip etmemektedir. Farklı fikri şiddetle bastıran sistemler, inançlara saldırıyı moda kabul eden ikna odaları gibi ucube uygulamalarla gülünç duruma düşmektedirler. Netice olarak denilebilir ki, cehalet şiddet doğuruyor, şiddet ise cehaleti artırıyor. Sonuçta cahillerin şiddeti ile, şiddetin ürettiği cahiller aynı meydanda buluşuyor ve toplumsal hoşgörüyü dinamitliyorlar. Bize düşen şiddetin her türlüsüne karşı çıkmak olmalıdır. Zalimlerin mazlum pozisyonuna girdiği bir dünyada yaşıyoruz. Önemli olan kötülerin ipliğini pazara çıkarmaktır. Reklâm ve propaganda bizleri aldatmamalıdır. Sahi, Irak’ı işgal edenler “barışçı” Şii-Sünni direnişçiler ise şiddet unsuru, terörist… öyle mi? Güldürmeyin insanı!... Ne demiş büyük Yunus:“Vurana elsiz gerek, sövene dilsiz gerek…” Dr. Namık Kemal OKUMUŞ* *Eğitimci Yazar Ankara–2008
BÜYÜK OYUN - Dr.Namık Kemal OKUMUŞ - Rize - Sefali Köyü İnternet Sayfaları
|